RÖPORTAJ - DEAN DEBLOİS'İN AĞZINDAN "EJDERHANI NASIL EĞİTİRSİN" SERİSİ...

Röportaj - Dean DeBlois'in Ağzından "Ejderhanı Nasıl Eğitirsin" Serisi...

Slashfilm.com (/Film) sitesinden Peter Sciretta tarafından “Ejderhanı Nasıl Eğitirsin” serisinin yönetmenliğini üstlenen Dean DeBlois ile yapılan röportajı, Anima Okul olarak sizler için çevirdik.

DeBlois’in serinin dünden bugüne gelişimi, gelecek ile ilgili planları ile alakalı ilginç açıklamaları karşınızda…

Peter: Öncelikle filme bayıldım.

Dean: Teşekkürler.

Peter: Evet. Seri için gerçekten güzel bir kapanış olmuş.

Dean: Harika. Böyle düşünmene memnun oldum.

Peter: Ejderha üçlemesinin ne kadarı baştan belirlenmişti?

Dean: Eğer ilk film hakkında konuşuyorsak, Chris Sanders ile birlikte aslında oyuna oldukça geç dahil olduk diyebilirim. Film sinemalarda gösterime girmeden 15 ay gibi bir zamanımız vardı ve bir nevi en başından hikayenin üstünde çalışmamız isteniyordu. Yani filmin ekranda gelişmesini sağlamak için oldukça yoğunlaşıp odaklanmamız gerekiyordu. Ve henüz filmin devamının olması gibi bir düşünce de söz konusu değildi. Filmin hazırlanıp stüdyo için sergilenmesine kadar durum böyleydi.

Chris bir ara The Croods’ta çalışmaya geri döndü ve ben de devam filmi için fikirler bulmakla görevlendirildim. Devam filmlerine olan genel alerjimden dolayı, “Neden üçleme yapmıyoruz?” diye düşündüm. Böylelikle bir hikayenin üç bölümünü yaratabilirdik. İlk filmde açıklanmamış sorulardan yararlanabilirdik.

İsteksiz ve tembel bir Viking veletten kaderi olan özverili bir Viking şefe dönüşen karakterin hikayesini anlatma noktasında kitaplardan çok yoğun olmamakla birlikte esinlendik. Böylelikle Cressida Cowell’in ilk kitabının başlangıç anlatısı gibi anları kullanabilecektik. “Ben küçükken ejderhalar vardı…” Bu anlatıda çok duygusal bir şeyler olduğunu düşündüm. Fakat bu cümle aynı zamanda bir dönemin bitişini de anlatıyordu. Ejderhaların kayboluşu, kayboluşun arkasında yatan gizem ve bunun getirdiği duygular… Yani evet, bu noktada filmin üç filmlik bir seri olmasını konuşmaya başladık. Jeffrey Katzenberg’in bu konuda bana şart koştuğu tek nokta, her bir filmin tek başına anlam taşıyan, bağımsız konular içermesiydi. Bir önceki filme dayalı devam filmleri olmamalıydı ve merak uyandıran bir düğüm noktasında bitmemeliydi. Tüm filmler bağımsız olarak ve birlikte anlamlı olmalıydı.

Peter: Böyle söylesen de ben ikinci filminin oldukça yoğun bir “Star Wars: İmparator” havası taşıdığını hissediyorum.

Dean: Bu büyük bir iltifat. Teşekkürler. Ton olarak kesinlikle bahsettiğin film ilham kaynağıydı.

Peter: Evet. O halde bu filme başladığında, “Ejderhaların neden kaybolduğunu bulmamız gerekiyor,” diye düşünerek mi işe koyulmaya başladın?

Dean: Evet, kesinlikle. Yani Hıçkıdık tecrübeli, bilge bir şef haline gelecekse, bu roldeki yükselişine ejderhaların ortadan kaybolması nasıl eşlik edebilirdi? Ayrıca bu onun kararı olabilir miydi? Buna yol açan şey ne olabilirdi? Birlikte var olma fikrini kendi halkına ve dinleyen herkese aşılamaya çalışan bir adamı bu ayrışma fikrine iten neydi?

Peter: Evet. Animasyon söz konusu olduğunda, özellikle de seri filmlerinde karakterlerin zaman içinde büyümesine pek şahit olmuyoruz. Toy Story’deki Andy’nin büyümesine şahit olduk ama o ana karakter değildi. 

Dean: Bahsettiğin herhalde tek örnek. Evet. Ekranda gözlerimizin önünde büyüyen başka karakter aklıma gelmiyor.

Peter: Özellikle TV’de… Simpsonlar mesela… Karakterler hiç değişmedi, belki çizim sitili değişti ama karakterler değişmedi.

Dean: Evet. Zamandan bağımsız yaşam, animasyon dünyasının neredeyse bir geleneği. Devam filmleri ve TV serileri ilerlese de karakterlerin bırakın yaşı, kıyafetleri dahi değişmiyor.

Peter: Evet. Peki karakterlerin değişimini gösterme kararını neden aldınız?

Dean: Bu işlevsel bir karardı çünkü bir hikayenin anlatmaya değer olabilmesi için belirli dönüşümlerden geçen bir karaktere ihtiyaç vardır. İlk filme bakarsanız, özellikle de sonuna, Hıçkıdık’ın ulaşmayı hedeflediği her şeyi elde ettiğini görürsünüz. Babasının sevgisini, kasabanın hayranlığını, Astrid’in ilgisini ve en havalı ejderhayı kazandı. Yıllarca süren bir savaşa son verdi. Bu aslında hiç problemi kalmamış bir karakter anlamına geliyor.

Peter: Bu devam filmi olan serilerin tümüne ait bir sorun, öyle değil mi?

Dean: Evet. Çünkü bu durum bir nevi oldukça yüzeysel olan sorunlara odaklanmaya itebiliyor. Örneğin, biri benim arabamı çalıyor ve bu aynı beş ya da altı karakterin peşinden koştuğu bir diğer anlamsız macerayı doğuruyor. Ben bundan sakınmak istedim. Böylelikle saati ileri alıp daha büyümüş ve evrensel bir sorunla yüzleşen, hepimizin deneyimleyeceği tasasız gençlikten sorumlulukları olan yetişkinliğe geçme sürecinde olan bir Hıçkıdık ile karşılaşıyoruz. Otoriter iki ebeveyn eşliğinde kimliğini bulma sürecini yaşayan bir Hıçkıdık ile… Bu bana birçok kişinin kendiyle özdeşleştirebileceği bir şeymiş gibi geldi çünkü bu dış kaynaklı bir problemden ziyade, içsel bir problemdi.

Peter: Bu benim için ilginç noktalardan biriydi.

[Peter sonunda etrafına baktı ve Dean’in ofisindeki tüm o muhteşem detayları fark etti.)

Peter: Bu arada bu harika bir ofis.

Dean: Teşekkürler.

Peter: Bu senin ofisin mi?

Dean: Evet. Tam iki gün önce taşındım. Diğer binanın beşinci katındaki üretim alanımızdan kovulduk da.

[Peter, orijinal kutularında duran, Empire Strikes Back filmine ait klasik Kenner Star Wars gemilerini fark ediyor.)

Peter: Klasik Star Wars oyuncakların var.

Dean: Henüz paketinden çıkmamış olan…

Peter: Evet. Şuradaki tam da Empire Strikes Back filminden… Animasyon hakkındaki en ilginç şeylerden biri de sanırım geliştirme aşamasının çok uzun olması ve bu süreçle ilgili hikayeleri dinlediğinizde, yapım süreci boyunca birçok şeyin ne kadar değiştiği… Merak ediyorum, üçüncü filmi yapmaya başladığında film hakkındaki ilk planların ile filmin son hali arasında neler değişti?

Dean: Eğer ikinci filme dönecek olursak… Valka aslında filmin sempatik antagonisti olacaktı. Bir diğer deyişle, Hıçkıdık onunla ekranda göründüğü gibi karşılaşıyordu ve ejderha dünyasının içine giren bir diğer ejderha sürücüsünün olmasından oldukça etkileniyordu. Fakat Valka’nın temel inancı insanlara güvenilemeyeceği ve ejderhaların onlardan korunması gerektiğiydi. Ve bu inanç Hıçkıdık’ın insanlara ejderhalarla iyi geçinmeyi öğretme arzusuna tersti.

Böylelikle ikinci filmin orijinal versiyonunun sonuna doğru, Valka Berk’e uçup onları güvenli bir yere götürüyordu. Çünkü bilinmeyen bir güç olan Drago Bludvist yaklaşıyordu. Fakat Bludvist üçüncü filme kadar ağırlıklı bir karakter olmayacaktı. Ayrıca Hıçkıdık Berk’teki yaşamını korumak için kendi annesi ile, yani Valka ile mücadele ediyordu. Annesi her ne kadar bu mücadeleden yenik çıksa da oğlunun kararına ikna oluyordu.

Böylelikle Valka üçüncü filmde, Drago Berk’in kıyılarına tüm gücüyle saldırdığı zaman geri dönüyordu. Oğlunun savunduğu şeylere kafa yorup onun gibi düşünmeye başlıyor ve ejderha sürüsüyle birlikte oğlunun en büyük müttefiki oluyordu.

İşte bu fikri temelde değiştirdik çünkü Hıçkıdık’ın annesi ile olan bu mücadele özellikle izleyiciler için sorun oluşturabilirdi. Filmi izlemeye gelen küçük çocuklar annelerine dönüp “Annesi neden onunla kavga ediyor? Annesi neden ejderhaları götürüyor?” diye sorabilirdi.

Böylelikle bahsettiğim bu hikaye örgüsü çöktü. Bu da Drago’nun ikinci filmde tek boyutlu, yüzeysel bir şekilde görünmesi anlamına geliyordu. Drago sadece öyle kaba bir adamdı. Fakat orijinal düşünce, Drago’yu üçüncü filmde öne çıkarmaktı. İkinci filmin sonunda yaşadığı yenilgiden sağ çıkıp kendini oldukça agresif ve ölüsünü görmeyi arzu eden bir ejderha ile birlikte, enkaz gibi bir adada bulacaktı.

Drago, Grimmel isimli karakter aracılığıyla kendi donanmasında aslında başarılı olduğunu fark ettiğinde, geri dönüp eski pozisyonunu geri almaya karar verecekti. Adadan kurtulmasının tek yolu da ejderhayla arkadaş olmasıydı. Böylelikle bu da inatçı, kısasa kısas düşüncesine inanan karakterin ejderhanın saygı ve güvenini kazanmaya çalışması anlamına geliyordu. Bunu yaparken ejderhaya karşı bir yakınlık hissedecekti. Bu da üçüncü bölümdeki savaşa doğru uçarken ejderha sürücülerinin tarafında yer almasını sağlayacaktı. Kısacası karakterin kefarete doğru bir adımı olacaktı.

Bu hikaye, doğru sunulabilmesi için çok fazla özen ve zaman istiyordu. Hıçkıdık’a ve Dişsiz’e odaklanmamız gerektiğini bildiğimiz için ne yazık ki bu hikayeden vazgeçmek zorunda kaldık.

Peter: İzleyen herkesi ağlattığın için kendini kötü hissettin mi?

Dean: Hayır. Bu benim için aslında bir zafer. Evet. Çünkü insanların bana gelip “Filmden o kadar etkilendim ki ağladım,” demesi benim zaaflarımdan biri. Bu neredeyse başarmış olduğunuz anlamına geliyor. Yani birini ağlatabiliyorsak kendimi harika hissediyorum. İstediğimiz ve niyet ettiğimiz şey de buydu zaten. İnsanları kahkahadan gözyaşına götüren duygu yüklü bir gezinti yaratmak... Yani eğer gözyaşı elde ediyorsak, bu bana özellikle gurur verir.

Peter: Evet, beni ağlattınız.

Dean: Teşekkürler.

Peter: Guillermo del Toro hala filmlere danışmanlık yapıyor mu?

Dean: Onu son zamanlarda etrafta görmedim. Sanırım bir danışmanlık olayı var ama Guillermo’yu son görüşüm üzerinden birkaç yıl geçti. Yani bu durum DreamWorks ile ilgili… Bleak House’da onunla görüşmeye gitmiştim ve o da “Ejderhanı Nasıl Eğitirsin?”in ilk senaryosunu okumuştu. O zamanını paylaşmak konusunda her zaman çok cömerttir. Yalnızca konuştu ama bu bile bana içimdeki hayran erkek çocuk (fanboy) ile biraz daha bağ kurmam konusunda ilham verdi. Guillermo bana üçleme yapmanın insanın karşısına çok nadir çıkan bir fırsat olduğunu ve hiç tereddüt etmeden bunu yapmam gerektiğini söyledi. Bana ekranda görmek istediğim her şeyi eklememi ve devam konusunda orijinallikten uzak bir yaklaşımdan uzak durmamı öğütledi.

Peter: Drew Struzan posterlerinin arkasında yatan hikaye nedir? Çünkü Comic-Con’da bir tane vardı, son olan… Ardından da internete koyulan birkaç tanesi… Onlara ne oldu?

Dean: Evet.  Aslında Drew ile bu konu hakkında dün gece konuştum. Ekip partimizdeyken ona ikinci filmin posterlerini yapmasını istediğimi söyledim. Pazarlama departmanından da konu hakkında onay gelmişti. Ama sonrasında Drew hastalandı ve yalnızca kabaca birkaç tane çalışma yapabildi. Bana verdiği bu birkaç örnek çalışmayı yeniden bastırarak bu sene Comic-Con’da hayranlarımıza dağıttık. Sonradan Drew iyileşti ve kendi işlerini yapmaya, emekliliğinin tadını çıkarmaya karar verdi. Drew’i filmin ön gösterimine davet ettim. Dylan ve eşini de… Bu onları çok duygulandırdı. Drew’e bizim için triptik çalışması yaparsa, beni çok mutlu edeceğini söyledim. O da bunu kabul etti. Emekliliğine rağmen bu müthiş posterleri resmetti.

Peter: Vay canına.

Dean: Evet, Fandango’da biraz bu konuyu çıtlattık ama posterlerin ne zaman basılacağı, büyük ve yüksek kalitedeki versiyonlarının hayranlarla ne zaman buluşturulacağı konusunda hala karar aşamasındayız.

Peter: Onlardan kesinlikle ben de istiyorum. Senin için sırada ne var? Yani bu seri senin hayatının uzun bir süresini, hayatının 10 yıl gibi bir dönemini meşgul etti. Öyle değil mi?

Dean: Evet, 10 yıl oldu. 10 yıl. Bu bir devrin kapanışı gibi. Bu seriden ötürü oldukça gururluyum ama yine de bir köşede öylece duran diğer projelere de sonunda yoğunlaşabileceğim için oldukça heyecanlıyım. Ve ümit ediyorum ki bir noktada live action çalışmalar da yapabilirim.

Peter:  Oo, live action… Zaten live action bazı müzik videoları yapmıştın, değil mi?

Dean: Evet. “Lilo ve Stitch” ve “Ejderjanı Nasıl Eğitirsin?” arasındaki yıllarda yazıp yönetmek üzere, 3 live action filmi stüdyolara zaten satmıştım.

Peter: The Banshee ve The Lighthouse yapımlarından mı bahsediyorsun?

Dean: Evet. Lighthouse ve Sightings…  Bahsi geçen yapımlar stüdyolardaki yönetici değişimi sebebiyle durdurulmuştu. Bu yapımlardan bazılarında kaldığımız yerden devam etmek ve işlerin meyvelerini görmeyi cidden isterim ya da başkasının yaptığı ve benim bir bağ hissettiğim bir iş üzerinde çalışmayı… Tüm ihtimaller mümkün. Ama öncesinde düşüncelerimi toplamak adına kısa bir tatile çıkmak istiyorum.

Peter: Anlıyorum. Peki bahsettiğin bu üç filmin hepsi live action yapımlar mı?  

Dean: Evet, üçü de…

Peter: Harika. Sana sormak istediğim bir şey daha var. Bu seri harika bir dünya yarattı. Peki bu harika dünyaya ait bir eğlence parkına ne zaman kavuşabileceğiz, ejderhalara binebileceğimiz bir araca?

Dean: Bu bir rüya olurdu, değil mi? Mulan dönemini hatırlıyorum…  Chris Sanders ve ben Disney benzeri bir buz şovu yapmak konusunda şakalaşıyorduk. Bu büyük bir başarı olurdu. Ama evet, şimdi sıfırdan bir dünya yarattığımıza göre, Harry Potter vari bir eğlence parkı harika olurdu. Kim bilir belki bu bir gün gerçek olur.

Peter: Bence bu çok mantıklı. Sinemada ilk filmi izlediğimi ve uçmanın bir filmde hiç bu kadar gerçekçi hissettirmediğini düşündüğümü hatırlıyorum. Uçma hissini hissetmekten bahsediyorum.

Dean: Bu harika. Evet, bir sinema salonunun sunabileceği ölçüde, uçma eyleminin bir iç organ gibi izleyicinin içinde hissedilmesini sağlamaya çalıştık. Ama sana katılıyorum, bunu sağlayabilecek tam bir eğlence parkı aracı oldukça etkileyici olurdu.

Peter: Ayrıca, o dünyayı ziyaret edebilmek bile oldukça hoş olurdu.

Dean: Kesinlikle katılıyorum. Bunu git birileri ile konuş ve bu isteğini onlara anlat.

Peter: Avatar ilk filminiz çıkmadan yaklaşık bir yıl önce vizyona girdi. O zaman beş film yapacaklarını duyurdular ve siz üçlemeyi bitirdiniz. Benim merak ettiğim şey, Avatar’ın sizi hangi açılardan etkileyip etkilemediği… Çünkü ejderhalar, mitler ve biyolüminesans (dirimsel ışıldama) açısından bazı benzerlikler bulunmakta.

Dean: Banshee’lerin etrafta uçtuğu ilk Avatar fragmanını gördüğüm anı hatırlıyorum. Şimdi onlardan kopya çekmişiz gibi görüneceğiz diye düşünmüştüm. Oysa biz fragman çıkmadan önce, 15 ay kadar filmimiz üzerinde çalışıyorduk ve artık tamamlama aşamasına gelmiştik. Yani uçma sahnelerimiz çoktan hazırdı ve bu noktada ümit edebileceğimiz tek şey, Avatar hakkında oluşan tüm o heyecana rağmen, kendi uçma sahnelerimizin kendi başına ayrı bir duruş gösterebilmesiydi.

Ve sıra “Ejderhanı Nasıl Eğitirsin: Gizli Dünya” yapımının tasarımını yapmaya gelince, Avatar’ın biyolüminesans açısından oldukça iyi bir iş çıkardığının tamamıyla farkındaydık ve eğer bunu filmimize dahil edeceksek, bunu tamamen Avatar’dan farklı ve kendine has bir şekilde yapmamız gerekiyordu. Bu yüzden renk paleti ve daha geniş alanları birbirine bağlayan tüneller içinde bu renk paletinin kullanımı açısından, ejderhaların uçarken kendi desenlerini ortaya çıkarmasını sağlayacak siyah ışık efektine yakın bir kullanım tercih etmek istedik. Ve bu gezegendeki jeoloji ve biyoloji anlayışımız içinde büyülü hissettiren bir şeyden bahsetmek için; fosforesans, biyolüminesans ve kristal mağaralar gibi, derin magma damarlarından ışık taşıyan belli başlı şeyler vardı. Bu yüzden biz de tuzlu bir atmosfer yaratmak istedik ki tüm o damlayan sular ve lav sekansları, mercanın havada büyüyebileceği buğulu bir atmosfer yaratabilsin.

Ve bunların hepsi, Avatar kopyası gibi hissettirmeyen ve bize ait olan bir dünya yaratmak için yapmaya çalıştığımız şeylerin bütünüydü. Ümit ediyorum ki filmi izlediğinizde hissettiğiniz şey Avatar dünyası olmaz.  Ama Pandora kadar güçlü ve ikonik bir atmosferin etkisi nedeniyle, insanların böyle bir ilişki kurmasını da anlayabiliyorum.

Peter: Çok teşekkürler.

Dean: Ben teşekkür ederim.

Orijinal Kaynak: https://www.slashfilm.com/dean-de-blois-interview-the-hidden-world/2/